Meydanlarıyla, cadde ve bulvarlarıyla, kıyı şeridine ya da sur içine yerleşmiş tarihi yapıları ve zamanın yatay ve dikey yayılımında bunlara eklemlenen binalar yığınıyla, orta yerinde yaşadığımız kentlerde hep imgelerin peşindeyiz, hepimiz.
Her birimiz kendi merkezimizden yön verdiğimiz bakışlarla izliyoruz akıp giden yaşamı ve bambaşka izlenimlerle geçiyoruz aynı olduğunu sandığımız kentin sokaklarından. Uydu mu uymadı mı diye sormadan, üst üste geçirilmiş giysiler gibi katmanlarla yüklü o aynı kentin imgeleri, kendi biriktirdiklerimizle görebildiğimiz kadar aslında.
Kişisel tarihimizi oluşturan anların kendi tarihleri var mı? Aynı yerde sürekli kaybolmak mümkün mü? Yaşadıklarımızla, birbiri ardına bir örüp bir söktüğümüz katmanlar hangi izi bırakır adına “tarih” dediğimiz enkazda? Ekber Sürsal, görünmez mağaralarımızın tavanından damla damla düşerek tortulaşmış dikitler gibi karşımıza koyduğu girift formlar içinde, kendi rehberliğimizde kişisel bir imge yolculuğuna çağırıyor bizi.
Her bakışta yeniden ayağa kalkan bir enkazı görselleştirmek için...
Kent Katmanları’nda Kültürel
Sembolleri Yeniden Okumak,
Hikâyeleri Yeniden Yazmak
On dokuzuncu yüzyılın Romantikleri, yaratıcı becerilerini kullanarak yepyeni dünyalar inşa etme arzusuyla dolup taşan sanatçılardı. Sezgilere ve duyulara verdikleri öncelikle, coşkun bir yaratım alanı olarak gördükleri sanatı, gerçeklik yerine kendilerine özgü bir yaşamsallıkla donattılar.
Romantik yaratıcı-sanatçı figürü, yirminci yüzyıl boyunca Batı sanatını tümüyle etkileyen değişim sürecinde, sanatsal üretimini alışılmış malzeme dağarcığı ile tek ve belirli bir türde sürdürmekle yetinmeyerek, genellikle birden fazla tarz ve üslubu bir arada kullanan, karizmatik yapıda yeni bir sanatçı figürüne dönüştü.
Gerçekliği algılandığı haliyle aktaran yerleşik metotları, bireyin imgesel temsillerini temel alan bir yeniden yaratma yöntemiyle ikame eden bu sanatçılar, zihinsel kurgularla hareket etmeyi seçtiler. Bunu yaparken de, dış dünyanın geleneksel temsillerindeki boşlukları ve eksikleri görünür hale getiren, kültürel sembol ve işaretleri yeniden yapılandıran ve yapıt üzerine yapıt mantığıyla çalışan yeni bir prosedür işlettiler.
Kent Katmanları adını verdiği son dönem çalışmalarıyla Ekber Sürsal, “her şeyi bir arada tutan şey boşluktur” diyen John Berger’dan aldığı esinle, işte böyle gerçeklik ötesi bir imgeler diyarına sürüklüyor bizi. Sanatçının geçtiğimiz yıllarda, karton çikolata kutuları üzerine girift biçimde istiflediği illüstrasyonların cisimleşerek, heykele dönüştüğü bir yapıt serisi Kent Katmanları. Sürsal bu seride, oylumlu ve büyük boyutlarına rağmen, kolayca kucaklayıp kaldırılabilecek hafiflikte, poliüretan türevi; heykel için sıra dışı sayılabilecek bir malzemeyle çalışıyor. Heykellerin bu beklenmedik hafiflikteki yapısı, kurduğu zıtlık ilişkisiyle, Marcel Duchamp’ın kesme şeker formunda 152 adet mermer küpü farklı malzemelerle birlikte metal bir kuş kafesinin içine doldurduğu Neden Hapşırmıyorsun, Rose Sélavy? adlı yarı-hazır-yapımını düşündürüyor bana. Bu yapıtın ilk bakışta hafif görünen malzemesi şaşırtıcı bir ağırlığı gizlerken, Sürsal’ın göründüğünden çok daha hafif, poliüretan heykelleri, Duchamp’ın ısrarla kaçındığı yoğun bir el işçiliği gerektiriyor oysa.
Türlü çağrışımlara açık, irili ufaklı parçalar halinde hazırlanmış onlarca bağımsız modülü, akümülasyon benzeri bir anlayışla birleştiren sentetik montajlar olarak tarif edebileceğimiz Kent Katmanları, hem biçim hem de içerik anlamında çok katmanlılığa açılıyor. Malzemeyle birlikte, kullanılan göz alıcı renklerin ilk anda yarattığı pop etki, bütünü oluşturan parçalara teker teker bakıldığında dağılarak, alegorik bir kurguyu öne çıkarıyor. Bu fragmanlaştırma eğilimi, her bir yapının içerdiği kültürel sembolleri yeniden okunup farklı şekillerde düzenlenebilecek, hareketli anlam parçacıklarına dönüştürüyor.
Bir hikâye anlatıcısı olmaktansa, yarattığı formlarla izleyiciye kendi hikâyeleri için alan açmayı tercih ettiğini belirten Sürsal, Kent Katmanları’nın içine bazen bilerek, bazen de sezgisel olarak yerleştirdiği anlatı fragmanlarıyla, iç içe geçmiş sayısız öykü malzemesi sunuyor izleyicisine.
Kent Katmanları’nın içindeki basamakları Escher’in birbirine açılan sonsuz merdivenlerindeymiş gibi durmaksızın tırmanabilir ya da William Blake’in Yakup’un rüyasına çıkan merdivenleri gibi sabırla kat edebilirsiniz. Katmanlar arasından size görünürse eğer; Bilgi Ağacı’nın dallarını mesken tutan Zümrüd-ü Anka’nın ölmeden önce söylediği son şarkının hüzünlü ezgileri henüz kulaklarınızdayken, küllerinden yeniden doğan bu muhteşem kuşun coşkusunu paylaşabilir ya da kufi harflerle yazılmış Sator Karesi’nin sihirli kelimelerini okuyarak tılsımlı bir dünyaya adım atabilirsiniz. Kent Katmanları’nda tanık olacağınız hikâyeler tamamen size bağlı...





























