Yükleniyor...
Ekber Sürsal

Heykeller

Ekber Sürsal

Zamansız

Serkan Şimşek

Bir varoluşun zamanın dışında olması, değişimden pay al(a)maması, varlığının mutlak olmasıdır. “Zamansız” olmak, süreçten ve tarihten azâdeliktir, dolayısıyla tanrısal olmaktır. Bu şekliyle, tanrı olanın bir eylemidir ve yerine getirmek zorunda olduğu bir yükümlülüktür. Zamanın dışındaki varoluşu araştırmak ise bir anlamda tanrıları araştırmaktır.

Zamansız olanın sınırları içerisinde herhangi bir dönüşüme yer yoktur. Varlık, değişim için gerekli bir “an” bulamaz. Hareket bu sınırların dışarısında kalır. Hareketsizlik, yer değiştirilemediğinden değil, değişimin konu dışı olmasındandır. Sadece başlanılan noktaya varılan bir döngüye de çizgisel bir gelişmeye de rastlanılamaz. Kesin olan durağanlıktır. Bu devinimsizlik; varlığı, mutlak olana dönüştürür. Hisleri ve durumları “zamansızlaştırmak” ise onları anıtlaştırmak, değişmeyen ve “hep orada” olan bir hale getirmektir.

Sanatçı, Zamansız isimli sergide, üretmiş olduğu heykel ve rölyefleri aracılığıyla varlığı mutlak olanları, devinimsizlik içerisinde değişmeden kalanları inceliyor. Eserler, tanrı idolleridir. Bu idoller ile “tarihsiz” olan tanrılar anıtlaştırılıyor. Ancak, tarihsiz olanın aracılığı ile insana ve insandaki tarihsiz olana ulaşan bir köprü kuruluyor. İçimizde mutlak halleriyle bekleyen ve idolleşerek zamanın akışının dışına düşen varlıklar gün yüzüne çıkarılıyor. İnsanın içerisinde “hep orada” olan tanrılar, Sanatçı’nın tezgahında yeniden maddesine ve boyutlarına sıkıştırılarak biçimlerine kavuşturuluyor. Sanatçı, eserleriyle bizdeki tanrıları sergilerken özünde bizdeki “insan”dan bahsediyor.

Gitmedikleri gibi, beklemeleri de değil seyrettiğimiz idollerin davranışı. Durağanlıkları, varılacak bir hedef olmadığından ya da bekleyişlerinin anlaşılamayacak kadar uzun olmasından dolayı değil, gitmenin de beklemenin de zamanda akışa muhtaç bir devinim olmasındandır. Olan, sadece gidecek gibi olmak halinde kalmaktır. İdollerde gördüğümüz bu mutlak hâl, varlıklarında hissedilenleri, varoluşsal durumlar olarak görmemizin sahnesini açmaktadır.

İdollerde göze çarpan temel özellik, tanrısallıklarından gelen “yüce” duruşlarının ifadesinde yer alan kütle ve hacim kullanımıdır. Yüceliğin gerektirdiği bir dengesizliğin algıda yaratılması için kullanılan oranlar, aynı zamanda karşıt iki durumun yan yana gelişini de sağlıyor. Büyük ve ağır alanların olabildiğince yayvan ve geniş kullanıldığı kütleler ile buna karşıtlık oluşturacak şekilde küçük kullanılmış olan kütleler. İlk bakışta ölçüsüz bir hiyerarşi ile eklektik bir ilişkiye girmiş gibi görünseler de bu denge bozumunun sergiye hâkim olan bir estetiğin kurulmasında kullanıldığını fark ediyoruz. Dış çevreye kapalı dev alanlar ve bu alanları grafik olarak çevresel mekâna açmaya çabalayan küçük alanlar. Aynı düzenleme, geniş kütleler ve onların tuttuğu hareketi dışarıya taşımaya çalışan çizgisel elemanlar ile soyut heykellerde de tekrar edilmiş. Bu formlarda gördüğümüz, tanrıların yüceliğinden öte bir niteliktir. Kullanılan tezatlık, bizlere zamansız olan hakkında seslenmektedir. Seyrettiğimiz tezatlığın estetiğidir. Bu haliyle de varoluşa ait olan kapıdan girmemizi sağlayan anahtardır.

Tanrı olmak yalnızlık içinde olmaktır. Çevrende olan her şeyi kendin için varlıklara dönüştürmek, kendinden başka olanı tanıyamamaktır. Öteki olanların varlık alanı bulamadığı bir yalnızlıkta yaşamaktır. Hedefi içinden çıktığı kaynağının dışında bir nesne olması gereken boynuzunun, dışarıda bir hedef bulamaması ve kaynağına dönerek onu çembere almasıdır. Başkasına ulaşamayan algının kendisinde erimesidir.

Bunun ışığında, tanrıların aslında bize doğru bak(a) madıkları, en azından bakışlarında dışarıya yönel(e) medikleri fark ediliyor. Bakışları dışarıya tamamen kapalı. Bedenlerinin doğal salınımları çevrelerine yönelmelerini sağlasa da, dışarıda olan ile ilişkisizler. Kendisi olmayana dair hiçbir yönelime sahip olmamaları, yüz hatlarındaki tanımsızlıkta da kendisini gösteriyor. Bir varlığın yüzü, varlığın dışarısında olanların algısını belirlemek içindir. Bu noktada, Sanatçı’nın yüzleri belirsizleştirme kararı işlev kazanmış. Bir varlık için dışarıda olan yoksa yüzünün belirgin olmasına da gerek yoktur.

Algının dışarıda ilişkilenecek bir nesne bulamaması, varlığa dışarıdan bir bilgi gelmemesidir. Bu durumda tanrı kendisini kendisi ile kuşatır. Varlığını inşa etmek için bundan başka bir kaynak ve çare kalmaz. Dışarıdan hiçbir yansıma ve karşılık almayan varlık, varoluşunu sabitleyemez. Kendi varlığını sadece kendisi hakkındaki algısı ile kurmaya çabalar. Kendini olumlama çabasının tamamlanması imkansızdır. Çıktısı olmayan sonsuz bir döngü gibidir. Kendiliğini sadece kendi kendine bakışından gelen malzeme ile kurmaya çabalamak, tamamlanamamak ve bu döngüde acı çekmektir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; Tanrı olmak acılı olmaktır. Kendisini bulamamış bir forma sabitlenmektir. Dalgalı ve kararlı olmayan bir yüzeye mutlak durağanlık içinde sahip olmaktır. Tamamlanamayan bir ara biçime hapsolmaktır. Bedensel somutlaşma yer yer kendisini göstermiş olsa bile bunun hep yarım kalmasıdır. Keskin çizgilerle organik eğrilerin arasına sıkışmaktır. Bu ilerleyen ve bir noktaya varacak bir süreç ya da aynı formun hedefsizce devindiği bir döngü değildir. Tanrının, her nasıl tanrılaştıysa öyle kalmasıdır. Zamanındışındasabitlenmişhaliyleseyrettiğimizbugörünüm, çirkinliğin değil tezatlığın estetiğidir. Tam olamayışın ustaca güzel formuna dönüştürülmesi bu estetiğin özgün niteliğidir.

Doğal ve insan yapımı malzemelerin birlikte kullanılmasıyla üretilmiş olan idollerin, reçine ile şeffaf yaratılmış olmaları ya da maden (bronz, bakır vs.), kraft kâğıt ve karton malzemeden olması sergideki bütünlüğü bozan bir tutarsızlık değildir. Bu görünümler, kurulamamış olanın yaşadığı içsizliğin veçheleridir. Bakıldığında, içsizliğin yarattığı geçirgenliği ya da bunu sert bir kabuk ile örtmeye çalışan kuvvet gösterisini görürüz. Katılaşmış kabuktan ibaret bir yokluk ile şeffaf iç dolgusundan başka bir varlığa sahip olamayan yokluğun nitelik olarak da farkları yoktur.

İdollerin yaşadığı tensel biracı değildir. Kendi cehennemlerinde yanan ve bozulan bir bedenle dolaşan lanetli yaratıklar değiller. Yaşadıkları, “özne” olamamaktır. Bedenleri ile birlikte taşımak zorunda oldukları acı budur. Yücelik duygusunun, kendilerine ve çevrelerine dönük hakimiyetsizlik ile bir arada devam edecek olmasıdır. Yanılsamanın hissedilmesi ile oluşan huzursuzluğun farkındalık ile aşılması tanrılığı terk etmek olacaktır. Tanrılık, elindeki öznesiz yüceliği ile ne yapacağını bilememek, farkında olduğunun bilincine varamamaktır. İdollerin tanrısallıklarından ve kütle oranlarından beklenen, daha büyük olmalarıdır. Boyutlarının bu bilinçli seçimi de içinde oldukları yanılsamanın ifadesine katkıda bulunmaktadır. Tanrılık, “olmak ya da olmamak” sorusunda, olmamaya mahkûm olmaktır. İdollere hakim olan duygu da burada sessizce belirmektedir: Hüzün.

Tanrıların vücut parçaları arasındaki oranlar, serginin yarattığı estetik etkinin çekirdeğinde bulunan özü ortaya çıkarmak için oldukça önemli bir role sahipler. Oranların beden lehine bozulduğunu görüyoruz. Beden uzarken, kafa boşlukta hacimce güçsüzleşiyor. Kütlelerin bu iç ilişkisi önemlidir çünkü çocukluğun bakış açısından beslenmektedir. Çocuğun kendisinden büyüklere bakışı kendine özgü bir perspektif yanılsamasıdır. Alçakta duran birinin bakış açısını, yetişkin bir gözün hizasına taşıyarak yaratılan yanılsama sentezi, eserlerin sahip olduğu özgün estetiğin can alıcı noktasıdır.

Bu özellik bizler için önemli bir ipucudur. Çünkü çocuğun sahip olduğu bakış açısı en temelde ebeveyne yöneliktir. Çocuğun bakış açısından beslenerek oluşturulmuş bedenlerle yaratılmış tanrılar ve çocuğun dünyasındaki ilk tanrılar olan ebeveynler. Doğurganlığı salyangoz ile elinde tutan anne ya da hâkim pozisyondan gözleyişinin yarattığı otoritesi ile hazzı kesen baba. Çocuğun algısında şekillenemeyen ve belirsizlikleriyle yerleşen ebeveyn erotizmine istinaden biçim almış eserler görüyoruz. Farklı parçaları farklı cinsiyetlere aitmiş gibi duran ve eklektik bir cinsiyetsizliğe sahip tanrı bedenleri. Aynı özellik, geniş kütlesinden orantısızca bir yönelim ile arzusuna yükselmeye çalışan ve bulunduğu yükseklikte sıkışmış dengesiz kütlesiyle duran eril ve dişil soyut heykellere de taşınmış.

Bu özellik bizler için önemli bir ipucudur. Çünkü çocuğun sahip olduğu bakış açısı en temelde ebeveyne yöneliktir. Çocuğun bakış açısından beslenerek oluşturulmuş bedenlerle yaratılmış tanrılar ve çocuğun dünyasındaki ilk tanrılar olan ebeveynler. Doğurganlığı salyangoz ile elinde tutan anne ya da hâkim pozisyondan gözleyişinin yarattığı otoritesi ile hazzı kesen baba. Çocuğun algısında şekillenemeyen ve belirsizlikleriyle yerleşen ebeveyn erotizmine istinaden biçim almış eserler görüyoruz. Farklı parçaları farklı cinsiyetlere aitmiş gibi duran ve eklektik bir cinsiyetsizliğe sahip tanrı bedenleri. Aynı özellik, geniş kütlesinden orantısızca bir yönelim ile arzusuna yükselmeye çalışan ve bulunduğu yükseklikte sıkışmış dengesiz kütlesiyle duran eril ve dişil soyut heykellere de taşınmış.

Asla aşılamayacak kadar büyük, asla alt edilemeyecek kadar güçlü olan bilgelik ve ahlak sembolleri. Bir çocuğun yaşamının ilk ve en temel referansları olan ebeveynler, onun tüm farkındalıklarının ve deneyimlerinin ilksel koordinatlarını oluştururlar. İçsel bilinçdışı mekanizması, bu referansları devamlı kılmak için idealleştirir. İdealleştirmenin ilkselliği ve çocuksu sınırsızlığı, nesnelerini tanrılaştırmaya kapı aralar. İlksel koordinatların her zaman orada olma ve hiç gitmeme gibi özellikleri, kişinin yaşam deneyiminin devamlılığını sağlayan imgesel dayanaklardır. İyi idolü, doğru idolü, güzel idolü, ahlak idolü...

Yetişkin olan kişi, çocuklukta yarattığı tanrılarının gölgelerinden kurtularak aydınlanmanın yolunu bulmak için çabalamaya devam edebilen kişidir. Bu süreçte farkındalığın artmasıyla; yetişkin kişi, içimizdeki ilksel Tanrıların aslında ulaşılamayacak kadar uzak, soğuk ve yalnız olduklarını anlar. Olmalarını arzuladığımız ve hayal ettiğimiz şekilleriyle, gerçekte oldukları arasındaki fark eserlere de hâkim olan gerilimin kaynağıdır. Buna paralel olarak gelen ilk içsel tepki, içimizdeki tanrıları ilksel hayallerde olduğu şekline geri getirmeye çabalamaktır. Dökülen yerlerini toparlamak, yüceliklerini onlara tekrar geri verebilmek için çırpınmaktır. İdollere hâkim olan hüzün ise bu çırpınmadan bize kalandır. Tanrıları yüce tutmaya çalışmak, onların her türlü eksiklikleri ve olmamışlıklarıyla insani oldukları gerçeğine tekrar tekrar çarpmayı getirir.

Yetişkin olan kişi, çocuklukta yarattığı tanrılarının gölgelerinden kurtularak aydınlanmanın yolunu bulmak için çabalamaya devam edebilen kişidir. Bu süreçte farkındalığın artmasıyla; yetişkin kişi, içimizdeki ilksel Tanrıların aslında ulaşılamayacak kadar uzak, soğuk ve yalnız olduklarını anlar. Olmalarını arzuladığımız ve hayal ettiğimiz şekilleriyle, gerçekte oldukları arasındaki fark eserlere de hâkim olan gerilimin kaynağıdır. Buna paralel olarak gelen ilk içsel tepki, içimizdeki tanrıları ilksel hayallerde olduğu şekline geri getirmeye çabalamaktır. Dökülen yerlerini toparlamak, yüceliklerini onlara tekrar geri verebilmek için çırpınmaktır. İdollere hâkim olan hüzün ise bu çırpınmadan bize kalandır. Tanrıları yüce tutmaya çalışmak, onların her türlü eksiklikleri ve olmamışlıklarıyla insani oldukları gerçeğine tekrar tekrar çarpmayı getirir.

İçsel aydınlanma derinleştikçe, tanrılar ile temsil ettikleri gerçeklikler arasındaki mesafe artar. Bu da ilksel tanrıların, dışarıdaki gerçeklik değil, içerideki gerçeklik olduklarını gösterir. Tanrılar sadece bizim içimizde ve bizim için varlardır. İnsan, içindeki tanrılar ile vardır. Kendimiz hakkındaki yanılsamamızın yüce dayanakları olarak içimizde yaşarlar. Bu noktadan sonra şunu söyleyebiliriz: Sergideki temel izlek, tanrılar olarak bizizdir. Hüzün ebeveyne değil, kendimizedir.

Bunların ışığında düşündüğümüzde; idollerin, eski bir şehrin kazılarından çıkmış gibi durmaları anlam kazanıyor. İçimizdeki gölgeleri sınırsızca genişlerken şekilleri sonsuzlukta kaybolan zamansız Tanrılar, Sanatçı’nın tarihsel insana dair araştırmasında yeniden ortaya çıkıyor. Tarihimizde unuttuğumuz arkaik şehir, barındırdığı tanrılar ile hep orada durmaktadır. Bir şehrin yıkılmış harabelerindeki taş duvarların devamı olmaları, tanrılar için beklenen olandır. Arkaik şehre bağları başka yerde “zamansız” olamayacaklarındandır. Bu kopamazlık, tanrı idollerini arkaik şehrin fiziksel devamı yapmıştır.

“Zamansız”da, benliğe ait en ilksel gerçekliklerin ilkel tanrı idolleriyle temsiliyet kazanışını görüyoruz. Tarihsel insanda tarihsiz ve sırasız olarak bulunan bilinçdışının ortak varlığı bu özgün estetiği evrensele taşıyan zemindir. “Ben”den evrensele giden bu bağ, Sanatçı’ya ait etkin hayal gücünün imkanlı hale getirdiği bir ilişkidir. Bu ilişkiyi kuran yaklaşım, romantik ve gerçekçi edimler arasında nerede durmaktadır. Sanatçı’nın pratiği romantik bir estetiği dışlamazken, olmayan geçmişe dönük bir övgüyü ise asla barındırmamaktadır. İrade, insanın varlığına dönük estetik bir araştırmayı mümkün kılan sınırlardadır. Bu açıdan diyebiliriz ki; romantik bir biçem gerçekçi bir yolda kullanılmıştır.

DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ

KAPAT